Bu gadget'ta bir hata oluştu

29 Nisan 2011 Cuma

YAĞMUR
Yağmur; seni bekleyen bir taş da ben olsaydım
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım

Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım
Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım
Bahira’da süzülen bir yaş da ben olsaydım
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım
Senin için görülen bir düş de ben olsaydım
Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım
Senin visâlinle bir gülmüş de ben olsaydım
Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım
Damar damar seninle hep seninle olsaydım
Bâtılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım..

Nurullah Genç

26 Nisan 2011 Salı

şimdiki MHP yönetimi böyle bir afiş yaptırabilir mi?

10 Nisan 2011 Pazar

ELFÂZ-I KÜFÜR

ELFÂZ-I KÜFÜR

       Elfâz'ın tekili olan lafız; söz, kelime ve ifade demektir. Küfür ise "kefera" fiilinden mastar olup, sözlükte; bir şeyi örtmek anlamına gelir. Kalbindeki imanını örten kimseye de bu yüzden münkir veya kâfir denilmiştir. Bir terim olarak, kişiyi küfre düşüren ve dinden çıkmasına sebep olan sözlere "elfâz-ı küfür" adı verilir.
       Bir mü'mini küfre düşüren sözler dörde ayrılır. Bunlar: İstihzâ, istihfaf, istihkar ve  istinkârdır. İstihzâ, dinin esaslarından birini alaya almak; istihfâf, inanılması gereken ve zarûrât-ı diniyye denilen prensipleri küçümsemek, hafife almak; istihkar, dinle ilgili temel esasları ve dinin mukaddes saydıklarına hakaret etmek, çirkin sözler söyleyip sövmek; istinkâr ise bir İslâmî hükmü açıkça inkâr etmek veya dince mukaddes olan şeylere inanmayıp küfretmek.
       Allah'ın zatı, sıfatları, fiilleri, isimleri, emirleri, yasakları hakkında şaka yollu da olsa alay ederek küçümseyici konuşmak ve Allah'a çirkin sözler söylemek kişiyi dinden çıkarır. "Allah ile, O'nun ayetleriyle, O'nun Rasulü ile alay mı ediyorsunuz? Boş yere özür dilemeye kalkışmayın. Siz imandan sonra küfre düştünüz."  (Tevbe, 65)
       Peygamberlik kurumunu ve peygamberlikle alay etmek, onlar hakkında küçük düşürücü sözler söylemek istihkar (hakaret ve sövme) sayılır. Bu yüzden herhangi bir peygamberi küçük gören, alay eden ve O'na ezâ veren dinden çıkar.

       "Şüphe yok ki, Allah'a ve Rasülü'ne eziyet verenlere Allah dünyada ve âhirette lânet etmiştir. Onlara çok küçük düşürücü bir azap hazırlamıştır." (Ahzab, 57)
       "Münafıklardan öyleleri vardır ki, peygamberi incitiyorlar ve 'O her söyleneni dinleyen bir kulaktır' diyorlar. De ki, 'O sizin için bir hayır kulağıdır. Allah'a da inanır, mü'minlere de. Iman edenleriniz için bir rahmettir. Allah'ın Rasulüne eziyet verenlere ise acıklı bir azab vardır." (Tevbe, 61)
       Hz. Peygamber'e hakaret dinden çıkardığı gibi, mukaddes kitaplara ve kitaplara ve Kur'an-ı Kerim'e hakaret veya mukaddes kitapların aslını inkâr edici sözler söylemek küfürdür. Kur'an'la, bir suresi veya ayetiyle alay etmek, onu küçümsemek küfürdür. Meleklere hakaret etmek, alay etmek, ayıplamak, onları küçük görmek küfürdür. Cebrâil'in vahyi getirirken hata ettiğini, Hz. Ali yerine yanlışlıkla Hz. Muhammed'e vahyi verdiğini söylemek de kişiyi dinden çıkartır. Azrâil'e, ölüm meleği olduğu için hakaret etmek, meleklerin dişi olduğunu söylemek de küfürdür. Sahabeleri tekfir ederek, onların mü'min olmadığını söylemek de küfür kabul edilmiştir. Sahabeyi küçümsemek, alay etmek ve onlara buğz etmek ise bid'at ve sapıklıktır. (Bkz. Feth, 18; Tevbe, 100)
       Söyleyeni dinden çıkaran küfür sözlerinin bu sonucu meydana getirmesi için hür bir irade ve ihtiyarla söylenmesi gerekir. Tehdit, zor ve baskı altında küfür sözlerini söyleyen kimse, ikrâh-ı mülcî yani tam zorlama ile, öldürme, kesme, bedene zarar verme ve şiddetli dövme gibi işkence veya bu tehditler varsa küfür sözü söyleyebilir.

       "Kalbi imanl adolu olduğu halde, küfre zorlanan müstesna olmak üzere, kim iman ettikten sonra, küfre sine açarsa Allah'tan onlara bir azap vardır." (Nahl, 106)
       
       Bu ayet, küfre zorlanan kimsenin dinden çıkmayacağını gösterir. Nitekim Mekke müşrikleri, Yâsir ile hanımı Sümeyye'yi İslâm'dan dönmeleri için zorlamış, işkence altında ikisini de öldürmüştür. Yâsir'in oğlu Ammâr'ı da bir kuyuya atarak işkence yapmışlar, Ammâr işkenceye dayanamayarak, kalbi imanla dolu olduğu halde, diliyle İslâm'dan döndüğünü söylemiş ve canını kurtarmıştır. Haber Hz. Peygamber'e ulaşınca, kendisiyle görüşmüş ve yine işkenceye mâruz kalırsa aynı sözleri söylemesine ruhsat vermiştir. Yukarıdaki ayet-i kerime bu olay üzerine inmiştir.
       Günümüzde nice şarkılarda dinle ilgili kutsal esaslara hakaret taşıyan, kadere isyan eden, bir kadını putlaştırıp Allah'ı sever gibi sevme ifadeleri müslümanım diyen insanlar tarafından rahatlıkla söylenebilmektedir. Bir futbol takımı ekber, yani Allah'a ait olan "en büyük" ifadesiyle sloganlaştırılabilmekte, öğrencilere bir şahıs hakkında ilâhî özellikler verilerek antlar, şiirler söylettirilebilmektedir. Medyada, kahvelerde, sokaklarda nice elfâz-ı küfür rahatlıkla ağızlardan çıkabilmektedir. "İşimiz Allah'a kaldı", "Allah'lık" gibi ifadelerle Allah hakkında küçültücü ifadeler söylenebiliyor. Azrail'e kızılıp ileri geri sözler söylenebiliyor. Bir kıza "Melek" ismi verilebiliyor, felek ifadesiyle göklerin insan kaderi üzerinde etkisi kabullenilerek ona kader adına hakaretler edilebiliyor. Açıkça kadere de çatılabiliyor. Zamana sövülebiliyor. Cennet ve cehennemle ilgili fıkralar anlatılarak Allah'ın ödül ve cezası şaka konusu edilebiliyor. Dini küçük düşürücü Bektaşi fıkraları veya dinin kutsallarını küçük düşürecek uydurmalar anlatılabiliyor. Allah'ın sıfatları başkasına verilebiliyor. Allah'tan başkasına dua edilip medet ve yardım istenebiliyor. Allah'tan başkası adına yemin edilebiliyor. Ağzımızdan çıkan her sözün hesabının isteneceği unutularak küfür lafızları sakız gibi ağızlarda dolaşabiliyor. Bütün bunlar, elfâz-ı küfür, şirk, irtidat gibi konuların kapsamına girmektedir.

#unfollowallahcc

RT LÜTFEN! "istihza yoluyla dinden çıkmak" istemeyen müslümanlar tepki göstersin.. Dinimizle dalga geçiliyor!!!

#unfollowallahcc

Bize Bir Nazar Oldu, Cumamız Pazar Oldu, Bize Ne Oldu İse Hep Azar Azar Oldu!!!

6 Nisan 2011 Çarşamba

Yanlış hesap Bağdadi’den döner.

AXEL HEIBERG

Zig-Zag Öğretisi’nin ilk Batılı kurucusu ve koordinatörü, Danimarka asıllı bir Alman olan “Axel Heiberg”dir (1875-1952) (S17). Heiberg, Bağdadi’nin ikinci kuşak öğrencilerinden olup, tüm yazışmalarında, “K. M. Allein” (Karl Michael Allein)  müstear adını kullanmıştır. “Hekim Bey” gibi bu gelenek devam ettirilerek, Heiberg’in halefleri de “K. M. Allein” adıyla anılmışlardır. Heiberg’in Müslüman oluşu ve Zig-Zag Öğretisi’nin başına geçişinin öyküsü oldukça ilginçtir:  
Mühendis, bilim adamı, kaşif ve aynı zamanda misyoner olan Axel Heiberg’in asıl
amacı, demiryolu inşaatında çalışmak üzere geldiği Şam ve çevresinde Hıristiyanlık propagandası yapmaktır. Axel Heiberg’in misyoner olarak gösterdiği çabalar, özellikle bölgedeki Hıristiyan Araplar’ı fazlasıyla sevindirir. Hatta “Axel” ismi, zamanla “Aziz” olmuş ve kendisi “Aziz Hayber” diye anılmaya başlamıştır.
Heiberg, misyonerlik çalışmalarını hızla yürüttüğü sıralarda, bir grup İskandinavyalı’nın zaman zaman Bağdat’ta toplandığını duyar. Bunların arasında, ünlü Alman matematikçi “Georg Cantor” (1845-1918) da bulunmaktadır. Aldığı adrese giden Heiberg, verilen adresin bir cami olduğunu hayretle görür. Cantor ve sekiz İskandinavyalı’nın bu camide namaz kıldıklarına ve “Mevlana Halid-i Bağdadi” adında birinin dergahında saatler boyu bilim konulu söyleşiler yaptıklarına tanık olur. 
Hem merakından, hem de tartışılan konuların üst düzeyde olması nedeniyle, bir süre Bağdat’da kalarak bu toplantıları izler. Ancak, içindeki koyu Hıristiyanlık taassubu nedeniyle, konuşulanlara sürekli bir karşı koyma isteği duymaktadır. Onun bu hissettiklerini duyarcasına, Bağdadi de ona karşı kuşkuludur; diğerlerine gösterdiği yakınlığı ona göstermez. Grubun özel sohbetlerine katılma izni istediğinde, Bağdadi, Cantor aracılığı ile kendisine şunları söyler: “Yanlış hesap Bağdadi’den döner. O hayrı şerre çevirenlerdendir; bizden değildir”. Buna çok üzülen Heiberg, toplantıların peşini yine de bırakmaz. Kozmoloji ve kozmogoni (yaratılış) bilimleri üzerinde Kur’an tefsirlerinin yapıldığı bu söyleşilerde, Heiberg’in yüreğindeki Hıristiyanlık ateşi giderek söner ve yerini İslamiyet’e bırakır. Bağdadi’ye, Cantor aracılığı ile yeni bir mesaj gönderdiğinde ise şu cevabı alır: “Sora sora Bağdadi bulunur. O artık şerri hayra çevirenlerdendir; bizdendir”. Bunun üzerine, Heiberg, Kelime-i Şehadet getirerek Müslüman olur ve Bağdadi tarafından, kendisine, “Kasım Muhammed” adı verilir.
Axel Heiberg, bir süre sonra Suriye’ye döner. Oradaki Hıristiyan Araplar, bir zamanlar “Aziz Hayber” dedikleri adamın namaz kılmakta olduğunu görünce öfkelenirler. “Muhammed” adını kullandığı için, kendisini, “Muhammed Al-Lain” (Lanetli Muhammed) diyerek aşağılamaya çalışırlar. Bu sırada, Bağdadi’nin ölüm haberi gelir ve Heiberg çok sarsılır. Üzüntüsünden yemez, içmez olur, zayıflar. Bu durumdan istifade etmek isteyen Süryaniler, kendisine güzel bir kadını musallat ederler. Gençliğin verdiği tutkularla kendini bir süre bu kadına kaptıran Axel Heiberg (kendi notları ve günlüğüne göre) bir gün inanılmaz bir olayla karşılaşır:
Halep demiryolunun inşaatında çalışmakta olan bazı Alman, İskandinav ve Flaman teknisyenlerin, bir demiryolu işçisi tarafından ayartılıp müslümanlaştırıldığı söylentileri Heiberg’in kulağına kadar gelmiştir. Bu işçiyi dayanılmaz bir merakla görmeye giden Heiberg, karşısında hiç beklemediği birini bulur. Bu işçi, Bağdat’daki söyleşilerde defalarca yüzyüze geldiği Bağdadi’den başkası değildir. Mevlana Halid-i Bağdadi, pek pejmürde, ancak tertemiz giysilerle demiryolu inşaatında kazma sallamaktadır.
O anda, Bağdadi’nin, ona ve Bağdat’daki söyleşilere katılan diğer sekiz Müslüman Alman mühendise, bu toplantılardan birinde söylemiş olduğu sözleri hatırlar. Bağdadi: “Batı’ya gitmelerini, ilmini Batı’ya götürmelerini, İslam’ın güneşinin Batı’dan doğacağını; Kur’an’ın gizemleri aracılığı ile ve “tezkirelerle” haberleşeceklerini ve “zaman yolculuğu” sayesinde dönem dönem görüşeceklerini” söylemiştir. İşte Bağdadi karşısındadır ve dedikleri çıkmıştır.      
Bağdadi, Hazreti Hızır’dan, zaman yolculuğunun ve kendi veliliğinin kazandırdığı imtiyazla, “Diri Şehitler - Yeşil Sarıklılar” olmanın sırrını almıştı. Hatta, bir söyleşisinde, Heiberg’e, “Hazreti İdris’in ölümü tadıp ölmediği ve yüce bir makama alınışının sırrını yaşadığını” söylemişti. Yukarıda yazdığımız vasiyetinde de ebedi olduğunu belirtmiştir.
Bağdadi’nin bu kerametine kendi gözleri ile tanık olduğunu yazan Heiberg ve diğer Batılı Müslüman mühendisler, bir süre sonra ülkelerine dönerler. Hızır Tezkiresi’nin emanetçisi olan Hekim Bey, Bağdadi’nin ölümünden sonra, Tezkire’nin bir nüshasını, Bağdadi’nin öğrencilerinden George Ivanovich Gurjieff’e, İstanbul’da teslim eder. Gurdjieff, bu nüshanın bir kopyasını çıkartarak Axel Heiberg’e verir. Tamamı yedi paragraf olan bu yazıtın İngilizce’ye çevrilen nüshaları, “… ve Hızır Bana Dedi Ki” başlığı ile çoğaltılmıştır.
Axel Heiberg, Bağdadi’nin öğrencisi olarak, Kur’an’daki gizli bilimlerden (K3), özellikle cifir ilminden büyük feyiz almıştır. Hatta, kendisinin, Hazreti Hızır tarafından bizzat eğitildiği, Gurdjieff tarafından ileri sürülmüştür. İslami gizli bilimlere göre, insanın kendi “tüneline” gizlenerek “görünmez” olabileceği sırrına ermiş olan Axel Heiberg’in bir süre Türkiye’de kaldığı bilinmektedir. Kur’an ayetleri ve cifirle bu sırra eren büyük bilgin ve gizemci Axel Heiberg’in, ülkemizde kaldığı yıllarda, Bağdadi’den “el aldığı” görünmezlik yeteneğini zaman zaman “sergilediği”, yazarımız Hans von Aiberg tarafından, “İstanbul seyahatinde belirtiliyor” sözleriyle açıklanmıştır (Aiberg’in bu sözlerinden, bir “İstanbul Seyahati Notları” olduğu anlaşılıyor. Ancak, bu notlar Heiberg’e mi, yoksa Gurdjieff’e mi ait, bunu bilemiyoruz). Hatta, Heiberg, ünlü yazar Herbert G. Wells’in yarattığı “Görünmeyen Adam” (K150) tipinin bizzat kendisi olduğunu söylemiştir (Bu eserde, Axel Heiberg’in açıkça tarif edildiği, bizzat romanın yazarı tarafından belirtilmiştir).
 
 

“K. M. ALLEIN” ADININ DOĞUŞU

Daha sonra Kanada’ya geçen Axel Heiberg, diğer Müslüman mühendislerle mektuplaşmalarında, “Kasım Muhammed” adının baş harflerinden “Karl Michael Al-Lein” (Karl M. Allein) parafesini seçerek kullanmaya başlar. Heiberg, “Al-Lain” (Lanetli) anlamındaki lakabını misyonerlik günlerindeki günahının kefareti olarak benimser ve taşır. İşte, “K. M. Allein Mektupları”nın ünlü ve esrarengiz imzası böyle doğmuştur (Bundan sonra, yazımızda “K. M. Allein” yerine, kısaca “KMA” harflerini kullanacağız.            
Georg Cantor’un sadece bilimle uğraşması nedeniyle, İslami tebliğlerin koordinatörlük görevini Axel Heiberg üstlenmiştir. Kendisi kadar mümin bir Müslüman olan kardeşi “Dr. Eivind (Edvin) Heiberg” (1870- ? ) ile birlikte, bilim adamlarına bazı İslami tebliğleri göndermeye başlarlar. Tabii, bu tebliğlerin kaynağı, Halidi-Doğu Ekolü’nün koordinatörü ve baş emanetçisi olan Hekim Bey’dir. Daha sonra, Zig-Zag Öğretisi’nin Avrupa sorumluluğunu kardeşine bırakan Axel, Kanada ve ABD’de bu öğretinin nüvesini oluşturmaya çalışır. Bir taraftan Kanada’nın kuzeyindeki bir adaya yerleşip, burada “görünmezlik” deneyleri üzerinde çalışmalar yaparken, diğer taraftan, Avrupa’daki Zig-Zag mensuplarını “KMA” imzalı mektuplarla yönetmeyi sürdürür.
Bugün ABD’de “Baghdad” isimli bir yerleşim merkezi vardır. Bu kentin kurucusu “Marwel Hollyday” adında Doğulu bir inisiyatördür. Bu üç ismin baş harfleri ile “Mevlana Halid-i Bağdadi” isminin baş harflerinin aynı oluşu dikkat çekicidir. Ayrıca, Amerikalı zenci Müslümanlar’ın, bugün, Bağdadi ismine çağrışım yapan  “Bagh Dady”  adında Doğulu bir inisyatörleri bulunmaktadır. Ancak, bu kişilerin, Zig-Zag Öğretisi ile bir bağıntılarının olup, olmadığını bilmiyoruz.

30 Mart 2011 Çarşamba

Mühendislik Harikası Deriner Barajını Kim Yapıyor?

Enerji İletim Hatları

Kadir Mısıroğlu

Yağmura bulutlara..

FATİH SULTAN MEHMED (1432-1481)

http://video.google.com/videoplay?docid=-6600336789880816084#

30 Mart 1432'de, o dönemde Osmanlı Devleti’nin başkenti olan Edirne'de, II. Murad’ın Hüma Hatun'dan olan oğluydu olarak dünyaya gelen Fatih Sultan Mehmed, Molla Gürani gibi dönemin ünlü bilginlerinden özel dersler alarak yetişti. 1443’te, çocuk yaşta sancakbeyliğine atanmasının ardından, hocaları ve danışmanlarıyla birlikte Manisaya giden Mehmed, daha sonra babası II. Murad tarafından, Edirne’ye çağırıldı ve Ağustos 1444’te, henüz 12 yaşında deneyimsiz bir çocukken tahtı devraldı.
Osmanlı’nın düşmanlarını umutlandıran bu olayın, bir Haçlı ordusunun, Tuna Irmağı'nı geçerek, Varna’yı kuşatmasıyla sonuçlanmasının ardından, Anadolu'da bulunan II. Murad, Sadrazam Çandarlı Halil Paşa tarafından Edirne'ye çağırıldı.
10 Kasım 1444'te, Varna Savaşı’nda Haçlı ordusunu alt eden ve savaşın ardından, tahtı II. Mehmed’e tekrar devrederek Manisa’ya dönen II. Murad’ın dönüşü, Türk soylu Çandarlı Halil Paşa ile genç Mehmed’i destekleyen devşirme kökenli Zağanos Paşa ve Şihabeddin Paşa arasında şiddetli bir çekişmeye sebep oldu. II. Murad’ın tahta dönmesini isteyen Çandarlı Halil Paşa’nın organize ettiği yeniçeri ayaklanması yüzünden, Mehmed tahtı bırakmak durumunda kaldı.
Mayıs 1446’da, II. Murad’ın Edirne'ye gelerek tahtı tekrar devralmasından sonra, sancakbeyi olarak Zağanos Paşa ve Şihabeddin Paşa eşliğinde Manisa'ya dönen ve 1448 ve 1450 senelerinde düzenlenen Arnavutluk seferlerine katılan Mehmed, 18 Şubat 1451’de babası ölünce, Edirne'ye giderek ikinci kez tahta çıktı. II.Mehmed’in tahta ikinci çıkışında hala genç ve deneyimsiz olması, Karamanoğulları’nı harekete geçirdi. Karamanoğulları’nın Seydişehir ve Akşehir'i ele geçirmelerinin ardından, Bizans da papaya başvurarak yeni bir Haçlı seferi düzenlenmesini istediyse de olumlu yanıt alamadı.
Osmanlı Devleti'nin Rumeli'deki ilerlemesine ve büyümesine engel olan, Anadolu beyliklerini kışkırtarak Türk birliğini bozmaya çalışan ve Hristiyan dünyasını kışkırtıp, Haçlı Seferleri'ni tetikleyen Bizans İmparatorluğu’nun başkenti olan İstanbul’u işgal ederek, Anadolu ve Rumeli arasındaki askeri geçişi ve bağlantıyı kolaylaştırabilmeyi, boğazlar sayesinde ekonomik canlılığı sağlayabilmeyi, İpek Yolu'nun Avrupa tarafına hükmedebilmeyi amaçlayan II.Mehmed’in diğer bi düşüncesi de, Hz. Muhammed'in; "İstanbul elbet fetholunacaktır. Ne güzel kumandandır o kumandan ve ne güzeldir o askerler" hadisine layık olabilmekti.
Balkanlar’da güven ve istikrarı sağlamak amacıyla, Macarlar ve Venedik'liler ile bir barış antlaşması yapan ve Karamanoğulları ile anlaşarak, Anadolu’da güvenliği sağlayan II. Mehmed, İstanbul’un fethi için zemin hazırlığına başladı.
Bizans'a Karadeniz'den gelecek yardımları engelleyebilmek için, Yıldırım Bayezid'in İstanbul kuşatması sırasında yaptırdığı Anadolu Hisarı’nın karşısına, Boğazkesen Hisarı diye de anılan Rumeli Hisarı'nı yaptırıldıktan sonra, 400 parçadan oluşan bir donanma inşa edildi. Turhan Bey komutasındaki bir Osmanlı donanması Mora'ya gönderildi ve İstanbul'a yardım gelmesi engellendi. İstanbul'un güçlü surlarında gedikler açabilmek için de, devrin mühendislerinden Musluhiddin, Saruca Sekban ile Bizans'ın hapisanesinden Macar Usta Urban kaçırıldı, Edirne'de, "Şahi" adı verilen, zamanın en büyük topları döktürüldü ve askerlerin surlara çıkabilmesini sağlayacak tekerlekli kuleler yapıldı.
Osmanlı tarafında kuşatma hazırlıkları devam ederken Bizans'lılar da surları sağlamlaştırdılar ve Osmanlı Donanması'nın Haliç'e girmesine engel olmak için, Haliç'in ağzını zincirle kapattılar. Ayrıca, suda yanabilen barut, neft yağı ve kükürt ile yapılan Rum Ateşi adlı silahı geliştiren Bizans'lılar, yiyecek, silah, mühimmat depolamaya başladılar.
Fatih Sultan Mehmed, hazırlıklar tamamlandıktan sonra, Bizans İmparatoru 'e bir elçi göndererek, kan dökülmeden şehrin teslim edilmesini istedi. Fakat Konstantin’den, “savaşa hazırız” mesajının gelmesinin üzerine, İstanbul'un kara surları önüne gelen Osmanlı donanması ise Haliç'in girişinde ve Sarayburnu önünde demirledi.
23 Mart 1453'te Edirne'den yola çıkan ordusuyla, 6 Nisan 1453’te İstanbul’u kuşatan II. Mehmed, aralıklı olarak 53 gün süren çatışmalar sırasında, Çandarlı Halil Paşa’nın İstanbul’un fethine karşı bir tutum sergilemesi üzerine, son saldırı hazırlıklarını yapması için Zağanos Paşa’yı görevlendirdi.
17 Nisan 1453’te de İstanbul Adalar'ı fethedildi. Yardım gelmesini önlemek için, Marmara Denizi ile Çanakkale Boğazı'nın kontrol altında tutulması sayesinde, hiçbir yerden destek alamayan Bizans’ın başkenti, 29 Mayıs 1453 tarihinde ele geçirildi.
II. Mehmed bu tarihi olayla, bin yılı aşkın sürelik Bizans İmparatorluğu'na son verdi ve "Fatih" ünvanını aldı. 1459’da, o dönemde dünyanın dört büyük bazilikasından biri olan Ayasofya’yı camiye dönüştüren Fatih, İstanbul’u Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti yaptı.
Fetihin ardından o sene temmuz ayında, kuşatma sırasında, Bizans yanlısı tutum içinde olduğu gerekçesiyle Çandarlı Halil Paşa’yı idam ettiren Fatih, İstanbul’u, farklı dinlerden insanların bir arada yaşadığı, ticaret ve kültür merkezi olan bir başkent yapmayı amaçlayan Fatih Sultan Mehmed, Galata’dan kaçan Rumların ve Ceneviz'lilerin dönmesini sağlamasının ve Rum Patrikliği’nin yeniden açılmasına izin vermesinin yanı sıra, Yahudi hahambaşlığı ile bir Ermeni Patrikhanesi kurdurdu.
Dünyada Orta Çağ kapanıp, Yeni Çağ açılırken, Osmanlı’da da bu olay, Kuruluş Dönemi’ni sonlandırarak, Yükseliş Dönemi’ni başlattı. Bu dönemde Osmanlı Devleti'nin İslâm Dünyası'ndaki saygınlığı artarken, Fener Rum Patrikhanesi de bu tarihten itibaren Osmanlı himayesine girmiş oldu.
Türk ve dünya tarihi açısından büyük öneme sahip bu olayın sonuçlarından biri de, fetih sırasında kullanılan büyük topların, en güçlü surları bile yıkabileceğinin görülmesinin, Avrupa'daki derebeyliklerin yıkılmasına ve merkeziyetçi krallıkların güçlenmesine neden olmasıdır.
İstanbul’un fethinden kısa süre sonra, batıdaki hakimiyeti pekiştirmek, sınırları genişletmek, İslam'ı en uzak yerlere kadar yaymak ve Hristiyan birliğini bozmak amacıyla Avrupa üzerine bir çok sefer düzenledi. Ticaret yollarının güvenliğini sağlamayı ve korsanlardan kurtulmayı amaçlayan Fatih, Ege adaları üzerinde siyasetini ağırlaştırarak, buraya seferler düzenledi. Yeni tersaneler ve gemiler inşa edildi.1454 ve 1455 senelerinde gidilen, Güney Sırbistan'ı ve Ege Denizi'ndeki bazı önemli adaları Osmanlı topraklarına dahil etmesinin ardından, 1459'da Sırbistan Krallığı'nın ortadan kaldırdı. Rodos seferine çıkıldıysa da başarılı olunamadı.
Venedik ve Ceneviz'lilerin İslam dünyasının aleyhine yaptıkları esir ticaretini önlemek, İstanbul'a gelen ticari malların taşınmasında esas rolü oynayan Kırım sahillerini ele geçirmek ve Karadeniz'in tamamına hakim olmayı amaçlayan, Fatih Sultan Mehmed, 1459'da Cenevizlilerin önemli üslerinden Amasra'yı fethederek planını hayata geçirmeye giden ilk adımı attı.
1460'ta, Bizans’ın son toprakları olan Mora’yı ele geçiren Fatih, aynı sene, Candaroğulları Beyliği'ne son vererek Sinop’u, 1461'de Rum Pontus Devleti'nin başkenti Trabzon'u, 1475'te de Kırım'ın ele geçirilmesiyle, planını başarıyla sonuçlandırmış oldu ve böylece, Karedeniz'deki Ceneviz üstünlüğü sona erdi ve İpek Yolu'nun tüm denetimi Osmanlı Devleti'ne geçti.
Fatih, 1462'de tekrar Rumeli seferine çıktı. Eflâk’ı Osmanlı Devleti'ne bağlamasının ve 1463'te Bosna'yı tamamen ele geçirmesinin ardından yine o sene, Ege Denizi'ndeki Midilli Adası'nı da ele geçirince, Venedik'lilerle ilişkiler bozulmaya başladı. Bu olay sonrasında, 1479'a kadar süren bir savaşı başlatmış olan Fatih, Ege'de Taşoz, Eğriboz, Limni, Semadirek, İmroz ve Bozcaada’yı aldı.
"Han" ünvanını ilk defa kullanan Fatih döneminde, Yıldırım Bayezid zamanında elden çıkan topraklar yeniden kazanılarak, Rumeli ve Karadeniz kıyılarında da yeni yerler alınarak, Anadolu birliği tamamlandı ve Rumeli'deki Türk varlığı Belgrad'a kadar uzandı.
1465'te Hersek'in büyük bölümünü, 1466'da da Arnavutluk'taki bazı kaleleri fethetti.
Osmanlı Devleti'nin hızlı gelişimi ve büyümesi karşısında Karamanoğulları’nın, Mısır'daki Memlûklar ile Doğu Anadolu'daki Akkoyunlular'la ittifak kurmasının ardından, 1466'da yeni bir Anadolu seferine çıkan Fatih, Karamanoğulları’nın o dönemde başkenti olan Konya'yı ele geçirdi. Daha sonra Fatih’in İstanbul’a dönüşünü fırsat bilen Karamanoğulları’nın, Osmanlılar’a geçen yerleri geri aldılar. Akkoyunlular’ın, 1471'de, Osmanlı Veziri Gedik Ahmed Paşa tarafından bir kez daha yenilgiye uğratılan Karamanoğulları’nı desteklemeye devam etmeleri üzerine Fatih, 11 Ağustos 1473'te Otlukbeli Savaşı’nda Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ı ağır bir yenilgiye uğrattı ve takip eden sene de Karamanoğulları beyliğini ortadan kaldırdı.
1477'de, Kırım Hanlığı'nı Osmanlı Devleti'nin egemenliği altına alan ve takip eden sene Arnavutluk seferinde yeni yerler ele geçiren Fatih, 1479'da bir antlaşma yaparak Venedik'le 16 yıllık savaşa sona verdi. Arnavutluk'taki kaleleri Osmanlılara bırakan Venedik, karşılığında Mora'daki bazı iskelelerden yararlanma hakkı elde etti.
Venedik'le anlaşmaya varmasının ardından, Fatih’in İtalya'nın öteki önemli kent devletlerine savaş açarak, 1480'de İtalya'nın güneyindeki, Roma'ya giden yolda önemi büyük olan, Otranto limanını ele geçirmesi Avrupa’da büyük yankı uyandırdı. 16 yıl süren Osmanlı - Venedik Deniz Savaşları sonunda Venedik barış imzalamayı kabul etti. Roma'nın fethi açısından çok önemli bir merkez olan Otranto, Fatih Sultan Mehmed'in ölünce kaybedildi.
Anadolu’ya doğru yeni bir sefere çıkan, ancak yolun başında hastalanan ve 3 Mayıs 1481’de Gebze'deki ordugâhında ölen Fatih Sultan Mehmed, 1467’de yapımına başlanan ve 1470’de tamamlanan, Fatih Camii'nin yanındaki Fatih Türbesi'ne defnedildi. Gevherhan Sultan adında bir kızı olan Fatih Sultan Mehmed’in ölümünden sonra, Mustafa, II. Bayezid, Cem ve Korkud adındaki dört oğlu arasından II. Bayezid tahta geçti.
Askeri başarılarla Osmanlı Devleti'ni büyük bir imparatorluğa dönüştüren Fatih, çıkardığı yasalarla da devleti önemli ölçüde yeniden biçimlendirdi. Klasik anlamda, Osmanlı devletinin idari kurucusu olarak tanımlanabilcek Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'un fethinden sonra kendisini, "Kaiser-i Rum" ilan etti ve devlet kurumlarını düzene soktu.
Fatih, Osmanlı Devleti’ne sağlam ve sürekli bir yapı kazandırmak için önemli düzenlemeler yapan Fatih’in, yönetim, maliye ve hukuk alanında koyduğu kuralları içeren Fatih Kanunnamesi ile Kanunname-i Ali Osman adı verilen, Atam-Dedem Kanunu denen gelenekleri yazılı hale getirdi. Tahta çıkan padişaha, devletin geleceği için kardeşlerini öldürme hakkı veren bu kanunname de, Fatih’in Osmanlı devlet düzenine ilişkin temel ilkelerin pek çoğu gibi, Tanzimat dönemine kadar geçerliliğini korudu.
Divanın idaresini sadrazamlara bırakarak, işleri kafes arkasından takip etmeye başlayan, mutlak vekilim dediği sadrazamı geniş yetkilerle donatan Fatih, defterdar, kazaskerler ve diğer üst düzey devlet erkanının görevlerini de tanımladı. Bu dönemde yeniçeri ordusu 10.000'e çıkarılarak güçlü bir merkezi ordu teşkil edildiğinden uç beylerinin önemi azaldı, böylece merkezi idare sağlamlaştırılmış oldu.
Saltanatı süresince 500'den fazla mimari yapı yapılan Osmanlı İmparatorluğu topraklarında, adına yapılan en önemli yapı, İstanbul'un Fatih semtinde bulunan, bir cami ile medrese, kitaplık, imarethane, darüşşifa, hamam, kervansaray gibi bölümleri olan, Fatih Külliyesi’dir.
"Avni" takma adı altında, şiirler yazan, Türkçe'den başka Arapça, Latince ve Yunanca kitaplardan oluşan özel bir kütüphaneye sahip olan Fatih, edebiyatın yanı sıra, bilime, tarihe ve felsefeye de ilgi duyardı. 1904 yılında, 14 gazeli Divân-ı Avni adı altında Berlin’de basıldı.
Şiirleri, Fatih Divanı (1944), Fatih’in Şiirleri (1946), Fatih ve Şiirleri (1959) gibi kitaplarda toplanan Fatih, bilim adamlarını ve edebiyatçıları desteklerdi. Nesir ustası Sinan Paşa ve şair Ahmed Paşa'yı vezirliğe kadar yükselten, 1466 yılında Batlamyos Haritası'nı yeniden tercüme ettirip, haritadaki adları Arap harfleriyle yazdırdı. Bilimsel sorunlarda, hangi din ve mezhebe mensup olursa olsun bilginleri korur onlara eserler yazdırırdı. Bilime büyük önem veren Fatih Sultan Mehmed yabancı ülkelerdeki büyük bilginleri İstanbul'a getirtirdi. Ünlü matematikçi ve astronomi bilgini Ali Kuşçu'nun İstanbul'da kalmasını sağlayan Fatih, 1479 senesinde İtalyan ressam Gentile Bellini'yi İstanbul'a getirterek resimlerini yaptıran ilk padişah oldu.
İlginç ve bilinmedik konular hakkında makaleler yazdıran ve bunları inceleyen Fatih’in en değer verdiği alimlerden biri de, daha önceden öğrencisi olduğu, üstün zekası ve anlayışı, yılmak bilmeyen çalışma gücüyle kendini kitaplara adamış, başta İslami ilimler olmak üzere tıp, astronomi, biyoloji ve matematikte adından söz ettiren ve Akşemseddin olarak tanınan, Şemseddin Muhammed Bin Hamza’ydı. İstanbul, Fatih zamanında bir ilim ve sanat merkezi haline geldi, Fatih medreseleri klasik Osmanlı medreselerinin temelini oluşturdu.
Azmi, aldığı kararları uygulama tarzı ve iradesiyle tanınan Fatih Sultan Mehmed, 1481 yılına kadar sürdürdüğü 30 senelik hükümdarlığı boyunca, ordusunun başında, bizzat kendisinin idare ettiği 25 sefere katıldı. 900.000 kilometrekare olan Osmanlı topraklarını, 2.214.000 kilometrekareye çıkardı.

1463'te Bosna'yı fethetmesinin ardından, Osmanlı Devleti’nin politikası doğrultusunda, bölge halkına dini serbestlik veren Fatih Sultan Mehmed'in, 1478’de, buradaki latin papazlarına verdiği ferman şöyleydi;
"Nişanı-ı hümayun şu ki Ben ki Sultan Mehmed Han'ım; üst ve alt tabakada bulunan bütün halk tarafından şu şekilde bilinsin ki, bu fermanı taşıyan Bosna rahiplerine lütufta bulunup şu hususları buyurdum: Sözkonusu rahiplere ve kiliselerine hiçkimse tarafından engel olunmayıp rahatsızlık verilmeyecektir. Bunlardan gerek ihtiyatsızca memleketimde duranlara ve gerekse kaçanlara emn-ü aman olsun ki, memleketimize gelip korkusuzca sakin olsunlar ve kiliselerinde yerleşsinler; ne ben, ne vezirlerim ne de halkım tarafından hiç kimse bunlara herhangi bir şekilde karışıp incitmeyecektir.
Kendilerine, canlarına, mallarına, kiliselerine ve dışardan memleketimize getirecekleri kimselere yeri ve göğü yaratna Allah hakkı için, Peygamberimiz Muhammed Mustafa hakkı için, yedi Mushaf hakkı için, yüz yirmi dört bin peygamber hakkı için ve kuşandığım kılıç için en ağır yemin ile yemin ederim ki, yukarda belirtilen hususlara söz konusu rahipler benim hizmetime ve benim emrime itaatkâr oldukları sürece hiç kimse tarafından muhalefet edilmeyecektir."

Kadir MISIROĞLU

http://www.kadirmisiroglu.com/

Maneviyyat Raporu

Maneviyyat Raporu (1/8) Üstad Kadir Mısıroğlu http://www.youtube.com/watch?v=5QumK5Wp4G0&feature=related

Zaman ve Gündem

Geçmiş zaman: Günlük gazete okumayan gündemin gerisinde kalıyor. Şimdi: An'lık tweetleri okumayanlar gündemden kopuyor. Gelecek zaman: ?!